UMUDA VE ÖZGÜRLÜĞE YOLCULUK: NAZLI AZEKEN İLE SÖZCÜKLERİN KANATLARINDA
Röportaj: Mustafa Ali Öztürk
Rüzgârın bile yönünü şaşırdığı bir çağda, sözcüklerin rotasında yürüyen bir yazar o: Nazlı Azeken. Kalemini umutla, satırlarını özgürlükle yoğuruyor. Onun için yazmak, sadece bir eylem değil; insanın kendi içindeki zinciri kırma biçimi gibi. Biz de “Umuda ve Özgürlüğe Yolculuk: Özgürlük Barış Çağı” kitabının yazarıyla, kelimelerin ve ruhun sınırlarını aşan bir yolculuğa çıktık.
Mustafa Ali ÖZTÜRK: Öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkürlerimi sunarak başlamak istiyorum. Röportajımızın başında okurlarımız için biraz kendinizden bahseder misiniz? Nazlı Azeken kimdir?
Nazlı Azeken: Ben Mali Müşavirim ve aynı zamanda Adalet Öğretmeniyim. Şu anda bir kamu kurumunda memur olarak çalışıyorum. İnsanın yaşamına etki eden veinsanı tanımamızı sağlayan toplum bilimlerine ilgi duyuyorum. Davranış Bilimleri, Psikoloji, Sosyoloji, felsefe, tarih ve coğrafya gibi bilim dallarından faydalanarak, kendimi ve dolayısıyla insanı tanımayı ve bu süreçte ulaştığım farkındalıklarımı paylaşmayı yaşam amaçlarımdan biri olarak görüyorum. Hatta bunu desteklemek için şu anda 2. üniversite olarak “Sosyoloji” bölümünde okuyorum.
M.A.Ö.: Kitabınızın başlığında “Umuda ve Özgürlüğe Yolculuk” derken, sizce insanın içsel haritasında bu yolculuk nereye düşüyor? Özgürlük sizin için bir varış noktası mı, yoksa hiç bitmeyen bir yürüyüş ritmi mi?
N.A.: Ben, bir insanın sadece yemek, içmek, uyumak gibi temel ihtiyaçlarını karşılayarak yaşamını sürdürmek için bu dünyaya geldiğine inanmıyorum. Öncelikle Dünyamız bunun için çok büyük sorular cevaplar, sırlar ve bilgilerle dolu. Ve insan da aynı şekilde, Dünya ile uyumlu yaşam potansiyeline sahip: Düşünen, hisseden, sürekli gelişen,öğrenen ve duygusal derinliği olan bir canlı…
Ancak İnsan, deneyimlemediği pek çok duyguya yabancıdır, ya da yaşadığı bir duyguyu kendi deneyimi derinliğinde, yaşadığı kadarıyla anlayabilir ve empati kurabilir. Tatmadığınız lezzetleri başka lezzetlerle anlamaya çalışmak gibi bir duruma benzetiyorum ben bu durumu.
Bu nedenle yaşamı anlamanın, hatta anlamlandırmanın, bir insanın önce kendisini anlamasından geçtiğini düşünüyorum. Özünü anlama yolculuğundaki umudun rotasının da hayatı deneyimlerken her an tecrübe ettiği duygularını dinlemesi ve anlamasından geçtiğini düşünüyorum.
“Özgürlük bir varış noktası mı, yoksa hiç bitmeyen bir yürüyüş ritmi mi?” sorusu içinde şöyle düşünüyorum: Varış noktası diye bir yer olmasından daha önce, asıl motivasyonun bu yolculuğun kendisi olduğunu düşünüyorum. Belirlenen hedefe ulaşılamasa bile bu yola çıkılması ve kişilerden başlayarak, insanlığa sirayet eden, uzun soluklu katmanları olan bu yolun sürekli yürünmesi gereken bir keşif olduğuna inanıyorum.
M.A.Ö.: “Barış çağı” sizce bireyin içinde başlamadan, toplumda doğabilir mi?
N.A.: Her insanın içinde hem iyiyi hem de kötüyü barındırdığını biliyoruz. Ancak ben insan doğasının, -beyninde nörolojik bir sorunla doğmamışsa tabii- özünde iyiden yana olduğuna inanıyorum. İnsanların hem beden hem de ruh sağlığı açısından hangi koşullarda yaşadığı ve nasıl beslendiği bu durumun belirleyicisi oluyor.
Bu nedenle, kişinin özündeki iyiliğin daha baskın olmasını sağlayacak toplumsal koşullar için atılacak adımların ilk önce bireyin içinde başlaması ve daha sonra toplumdan bunu sağlayacak koşulları talep etmesi, toplumun da bunu destekleyerek bununla beslenmesi gerekir.
Kişilerin özüyle buluşması ve özünü yaşatmasıyla çoğalacak olan barış umudu, toplumla birlikte büyüyecek,bu süreçte her iki tarafın da birbirini destekleyen rolleri olacaktır.
M.A.Ö.: İnsan, kendi zincirini kendi mi örer, yoksa zincir dediğimiz şey bazen konforun görünmez ipleri midir?
N.A.: İnsan hayata bir bebek olarak geliyor ve temel ihtiyaçlarını öğrenerek yaşamına başlıyor. Bu süreçte öğrendiği her şey, bulunduğu koşulların içindeki deneyimlerinden oluşuyor. Bulunduğu ortamın tabuları, katı ideolojileri, dogma inançları, psikolojik olarak yetersiz gelişimini etkileyen faktörler ve akıl süzgecinden geçmiş bilgilere erişimin yetersiz olduğu şartların her biri birer zincir olabilir. Kişi bu zincirleri fark etmek için kendi kişisel gelişimini tamamlama çabasına girer ve özündeki duygularını doğru anlayabilirse, zincirlerinden kurtulmak için bir yola girebilir. Ancak yine de ağır koşullarda bir rehbere ve desteğe ihtiyacı olacaktır.
Ama çoğunlukla bu insanlara zor gelir, çünkü bunun sürüden ayrılmak, yalnız kalmak ve konfor alanından çıkmak gibi bedelleri olacaktır.
M.A.Ö.: Yazarken kelimeler size mi gelir, yoksa siz mi onlara gidersiniz?
N.A.: Bir düşünceyi ya da durumu doğru ifade etmek her zaman çok önemli. Çünkü günlük hayatta sıradan durumları ifade ederken bile, karşımızdaki kişide o kelime sadece ondaki anlamıyla değil, uyandırdığı duyguylabirlikte karşıya geçiyor. İnsanların değer yargıları, yaşam deneyimleri ve geçmişteki duyguların süzgeciyle algılanıyor kelimeler.
Bu nedenle bir düşünce, fikir ya da bilgiyi karşıya kendi derinliği, yan ya da alt mesajıyla birlikte en somut şekilde aktarmak, en doğru şekilde anlaşılmanın bir gereği olduğu için, ben bu kitabımı yazarken, kelimelerin bunları sağlamak için çoğunlukla doğması gerekti. Bu duruma özellikle bu kitabımda çok ihtiyacım oldu.
M.A.Ö.: Bir cümleyi kurarken, o cümlede kim konuşur: siz mi, içinizdeki sessizlik mi?
N.A.: Yine buna bu kitabın özelinde bir cevap vermem gerekirse, ikisi birlikte olsa da daha çok içimdeki sessizlik demeliyim.
M.A.Ö.: Her yazar bir dünya kurar; sizin kurduğunuz dünyada gökyüzü hangi renge boyanmıştır?
N.A.: Kitabın dünyasındaki gökyüzü, bizim dünyamıza çok benzerdi; Bazen günlük güneşlik pamuk gibi bembeyaz bulutlar, bazen mas mavi uçsuz bucaksız bir ihtişamla uzanan bir atlas bazen de simsiyah bulutlarla kaplı, karanlık ve gök gürültülüydü…
Ve ben buradaki dünyada, bir insanın her koşulu deneyimleyerek içinden geçmesi ve gökyüzünü, gök kuşağının bütün renklerine boyayabileceğine inanması ve bunun için çabalaması gerektiğine bir kapı aralamayaçalıştım.
M.A.Ö.: Özgürlüğü arayan bir toplumda, sizce en önce hangi duvar yıkılmalı?
N.A.: Bence öncelikle “Özgürlüğü” doğru anlamak ve sınırları doğru çizmek gerekir. Sonrasında yıkılması gereken ilk duvar, toplumları insanca yaşamdan mahrum bırakan zincirlerin saklandığı “Cehalet” duvarının yıkılması ve adalet şemsiyesiyle de sürecin korunmasıgerekir.
M.A.Ö.: Kitabınızdaki karakterler, bir çağın kırık aynaları gibi… Siz o aynalara bakarken neyi görmekten en çok korktunuz?
N.A.: Sorularınızın tamamı çok seçilmiş, kitabın içeriğiyle uyumlu ve özenle hazırlanmış, öncelikle bu vesileyle bunun için size çok teşekkür ederim. Bu sorunuz da çok etkilendiğim bir soru oldu.
Dünyamız hiç de adil bir yer değil maalesef, bunu kabullenmek hiç kolay olmasa da yaşamı doğru anlamanın ilk şartlarından biri de bu kabul… Ben bu kırık aynalara bakarken en büyük korkum, yansımalardaki masum çocukların, merhametsiz ve acımasız olan adaletsizliğin onlarda yarattığı hayal kırıklıklarının derinliğiyleyüzleşmek oldu. Öyle yaşanmışlıklar var ki, insan vicdanının sınırlarının çok ötesine geçiyor. Uzun bir süre bunu sindirmek ve hayata yeniden normalleşerek devam etmek, insanı baya zorluyor.
M.A.Ö.: Savaşların, suskunlukların ve umutmalarıngölgesinde, insan nasıl yeniden filizlenir?
N.A.: İnsan her koşulda kendi değerini belirleme hakkına sahiptir ve bunu ondan hiç kimse alamaz. İnsanların tahammül etmesi en zor şartlarda bile hayata tutunmasını sağlayacak bir neden bulması ve hayata sımsıkı bağlanması, içindeki ölmeyen umudunun bir göstergesi değil midir?
İşte insan önce kendini sevmeyi öğrenerek, kendine değer verecek ve öz saygısını koruyacak ki, dışarıdan gelen hiçbir müdahaleyi kişisel algılamadan, kendi değerini düşürmediğini bilerek mücadele edecek. En zor şartların içinde bile, öz saygısını koruyup kendini sevebileceği kişi hatta kendi kahramanı olmayı amaçlamak, durumun içinden çıkması için ona bu gücü verecek en güçlü nedeni olacaktır.
M.A.Ö.: Sizce gerçek özgürlük, bir kelimenin içinde mi saklı, yoksa bir sessizliğin derinliğinde mi?
N.A.: Burada Özgürlüğü doğru anlamak ve tanımlamak çok önemli. Bunu kitabımda ayrıntılı olarak anlatmaya çalıştım. Özgürlük, istediğin zaman istediğin her şeyi yapmak, her şeye sahip olma hakkına sahip olmak demek değil tabii. Ben Özgürlüğün, insan özünün gürlüğüyle karşılık bulacağını düşünüyorum. İnsan özünü ne kadar anlar, yaşar ve yaşatırsa, hatta içinde bulunduğu toplum bunu ne kadar desteklerse işte insan o kadar özgür olacaktır. Bu da bir kelimeye sığmayacak kadar büyük bir anlam, bir sessizliği dağıtacak kadar güçlü bir sestir.
M.A.Ö.: Kitabınızda umudun sesiyle konuşan bir içsel yankı var. Bu ses, sizin iç dünyanızın hangi derinliğinden yükseldi?
N.A.: Çoğunlukla “Dünya Barışı” insanlara çok ütopik geliyor. Oysa bence bu da bu çağın en büyük zinciri. İnsanlık tarihi farklı zamanlarda çok farklı zorluklar içinden geçmiş ve bugüne ulaşmış. Bu sürece biraz baktığınızda, akıl ve duyguların süzgecinden geçirilerek birlikte verilen kararların insanlığı geliştirdiğini görüyoruz. Ve insanlık tarihi açısından bakılınca, bugün ulaşılan yerin daha gidilecek çok uzun yolları olabileceğini de görüyoruz.
Biz bugün bu çağda, teknolojik olarak en gelişmiş düzeydeyiz. Bu gelişimi, değer bilgisi ve akılla birleştirerek, bütün dünyayı zincirlerinden kurtaracak adımları atarak, daha yaşanır bir standarda ulaştırabiliriz. Ben dünyamızın değer bilgisi ve erdemin şemsiyesi altında akıl ve bilgi rehberliğinde yönetilmesiyle, umudun yaşayacağına inanıyorum.
M.A.Ö.: Her yazar biraz “kendine bakarken dünyayı anlatır”. Siz kendi aynanızda neyi görmek istediniz?
N.A.: Ben savaşların, adaletsizliğin, kötülüğün olduğu bu dünyada, barışın, adaletin, merhametin, güzelliklerin ve iyiliğin de olduğunu görüyorum. Her ne kadar iyilikler çok az olsa da bunu çoğaltmayı yaşam amacı edinmenin, bu acımasız ve adaletsiz dünyadaki en iyi amaç olacağına, insanın özünde bunun olduğuna ve bir insanın kendini gerçekleştirme yolculuğunda ulaşacağı içsel huzuru burada bulacağına inanıyorum. Benim kendi aynamdagörmeyi umduğum yansıma; bütün zorlu şartlara rağmen, insanların bu hedefe inanması ve bu umutla çabada olmasısanırım.
M.A.Ö.: Ruhun özgürlüğü sizce bir kavuşma mı, yoksa bir vedalaşma mıdır?
N.A.: Ruhun özgürlüğü hem veda hem de bir kavuşmadır bence. İnsanın içsel yolculuğuna doğru ilerlemesi, bazı haz veren ama onu yüzeyde tutan şeylerle vedalaşması ve kendi derinliğine ulaştıkça da, kendi özüyle, huzurla ve gerçek hazlarla kavuşmasıdır.
M.A.Ö.: Yazdıklarınız, sizi mi dönüştürdü yoksa siz onları mı?
N.A.: Ben bu kitabı yazarken, yapmak istediğim şeyin kendini tamamlayabilmesi için, kendi içimde sürekli bir tefekkür halinde olmaya çalıştım. Bunca yoğunluk içinde bunu yapmak oldukça zordu tabi ama, sonuçta hem ben hem de yazdıklarım birlikte dönüştük ve en önemlisi bir yolda birleştik.
M.A.Ö.: Okurla kurduğunuz bağı nasıl tanımlarsınız? Bir karşılaşma mı, bir tanıklık mı, yoksa sessiz bir dua mı?
N.A.: Çok katmanlı mesaj kaygısı olan bir kitap yazmaya çalıştım. Ve okurla kurduğum bağı daha çok bir yol arkadaşlığı, fikir ve amaç yoldaşlığı olarak tanımlayabilirim.
M.A.Ö.: Nazlı Azeken, satır aralarında insanın kendine ve hayata dair derin bir farkındalık yolculuğunu anlatıyor. Onun kaleminde umut, yalnızca bir duygu değil; insanın kendi özünü keşfetme cesaretiyle anlam kazanan bir değer. Özgürlük – Barış Çağı ise bu çağın karmaşasında, içsel barışa ve insanca yaşama dair güçlü bir çağrı niteliğinde. Azeken’in de vurguladığı gibi, özgürlük bir son değil, insanın her gün yeniden çıktığı bir yolculuktur. Sayın Nazlı Azeken’e samimi cevapları ve bizlere zaman ayırdığı için teşekkür ediyorum..
Share this content:



Yorum gönder