SÖZCÜKLERİN KALBİNE YOLCULUK: YAZAR İSMAİL ZORBA İLE EDEBİYAT ÜZERİNE
Bazı kalemler vardır, harfleriyle sadece cümleler kurmaz; aynı zamanda insanın iç yolculuğuna yoldaş olur. Eğitimci yazar İsmail Zorba da o kalemlerden biri. Sınıfın içinde öğrencilerine bir öğretmen olarak seslenen Zorba, yazın dünyasında ise okuyucusuna bir yoldaş, bir iç ses, bazen bir sığınak gibi yaklaşır. Onun kalemiyle yazılan her kitap, bir ruh çağrısı gibidir; kimi zaman bir hüzünle başlar, kimi zaman umutla uyanır.
Bu söyleşide İsmail Zorba’nın kelimelere yüklediği anlamlara, yazı yolculuğunun mihenk taşlarına ve eğitimci kimliğinin edebi metinlerine nasıl yansıdığına yakından bakıyoruz. Çünkü onun kaleminde her cümle, bir anlam çağrısı; her kitap, bir yolculuktur.
Mustafa Ali ÖZTÜRK: Muğla gibi tarihî ve kültürel zenginliği yüksek bir şehirde öğretmenlik yapıyor olmanın yazın serüveninize katkısı nedir? Bu coğrafyanın ruhu eserlerinize nasıl yansıyor?
İsmail ZORBA: Öncelikle sevgili Mustafa Ali Bey okurlarımla buluşmama vesile olduğunuz teşekkür ediyorum. Yazma sevdası insanın kendi iç sesini diğer insanların sesinde tamamlanması olarak gördüğüm için hayatımın çok özel bir yerini kaplıyor. Yazmayı yazar olayım, sanatçı olayım, eserlerim olsun, okurlarımla buluşayım ya da yazdıklarım şöyle beğenilsin derdinden çok öznesi “insan” olan sesi duymak, duyurmak isteğimden hayatımın önemli bir yerine koyuyorum. Sorunuza gelince doğduğumuz, yaşadığımız şehirler insan kimliğimizin şekillenmesinde belirleyici bir role sahip. Aileniz, mahalleniz ve hayat bulduğunuz şehir sizin nasıl insan olduğunuzun göstergesi bir bakıma. Şehirler, mekânlar coğrafyalarımız kaderimiz aslında. Benimde doğduğum, yaşadığım şehir Muğla tüm kimliğiyle üzerimde önemli bir yere sahip. Çabuk mutlu olabilmem, hoşgörülü olabilmem, olaylar karşısında tepkimi daha yapıcı gösterebilmem, sevebilmem, âşık olabilmemde etkili. Kaderliyim; şanslıyım demiyorum. Çünkü Muğla’da doğmak benim için bir kader aslında. Şehrin güzelliği, coğrafyası, insanlarımızın insani hasletlere sahip oluşu, Türk kültürünün şehri yapısını taşıyan medeniyet kimliği yaratıcılığımda, insanlarla daha çabuk hemhal olmamda önemli bir yerde. Şehir insan demek; Muğla’ya “Gadın Muğla’m” derler. Karya’dan Menteşe’ye ve şehir bugüne taşıyan silsilede Muğla Batı Anadolu’da kendi iç dünyasında, dışa fazlaca açılmayan ama kültürüyle, medeniyetiyle uygar insan yetiştirme nüfuzunu hep gerçekleştirmiş. Eğitim düzeyi de epey yüksek olmuş her zaman. Beslendiğim kaynak bu kadar zengin olunca bana da yazma yolculuğunda epey katkı vermiş oluyor şehrim.
Mustafa Ali ÖZTÜRK: Edebiyat ile eğitim arasında nasıl bir köprü kuruyorsunuz? Öğrencilerinize edebiyatı sevdirmek adına neler yapıyorsunuz?
İsmail ZORBA: Size cevabımı çok farklı bir noktadan yaklaşarak vermek istiyorum. Öğretmen olmayı hiç düşünmemiştim başlarda. Kitaplar ve sanat dünyamı çepeçevre o kadar kuşatmıştı ki “okumak ve yazmak” dışında hayatımda başka bir eylemde bulunmayı hiç düşünmüyordum. Ama hayat şartları bizi Eğitim Fakültesi’nde okumaya yöneltti. Öğretmenliğin ilk aylarında öğrencilerimle hiç beklemediğim bir şekilde gelişen iletişim beni “öğretmenlik” mesleğinin içinde kendime yer bulabileceğimi gösterdi. Sonuçta “okumak” demişken, “yazmak” demişken gaye insana dokunmak, kendi sesini insanların sesinde tamamlamaksa öğretmenlik de bir nevi farklı bir “okur”, farklı “yazar” kimliği geliştirmemi sağladı. Yunus, “Okumaktan mana ne?” diye sorar. O mana insan olabilmekte, insana dokunabilmekte saklı aslında. Edebiyatın da öznesi insan, eğitimin de öznesi insan. İkisi arasındaki köprüyü çok rahat kurabiliyorsunuz aslında. Edebiyat eğitimi farklı bir şey, “edebiyat ve eğitim” ise çocukların ve gençlerin birey olabilme yolculuğunda kendilerini en güzel şekilde ifade edebilmekten tutun, sanatın dokunuşlarında insani güzelliklerle donanmalarına, bireysel, toplumsal ve evrensel açıdan an’ı kuşatan değerleri tanımalarında, belki de her şeyden daha ayrıcalıklı “ben” bakışından “biz” bakışına sorgulayıcı, eleştirel, tamamlayıcı katkılar sağlamasında edebiyatın yeri çok özel! Ayrıca “dil ve edebiyat” bütün bilim dallarının bağlantı noktası. Sözün gücünü alamayan bir öğrenci diğer derslerde anlama, çözümleme, sonuca varma gibi hedeflere nasıl ulaşacak? Bu açıdan çocukların, gençlerin sözü sevmesi, sözün gücüyle kendilerini keşfetmeleri, kendilerini en doğru şekilde ifade etmeleri demek edebiyatı sevmelerinden geçiyor. Söz köprülerinin anahtarı edebiyat! Edebiyat; düşünmek, okumak, yazmak, sorgulamak ve kendi zevkini meydana getirmek demek. Bu yönüyle öğrencilerimin edebiyat dersini sınavın baskısı altından kurtulup hayatlarında beş seçenek dışında farklı seçenekler olduğunu göstermeyi hedefliyorum. Oku dediğimde neden okuması gerektiğini, bunun yaşamına nasıl güzellikler katacağını göstermek sözün gücünü hissetmeleriyle gerçekleşiyor ancak. Bu yüzden bizim dersimiz etkinliğin, uygulamanın dolu dolu olduğu bir ders olmalı. Öğrenci benim elimde kitap görebilmeli, benim yazılarımı okuyabilmeli, edebiyatı hayatın içinde hissedebilmeli. Günümüz gençlerini aşka bakışı bile dijitalleşti. Aynen neslinin edebiyatın ruhuna ihtiyacı var.
Mustafa Ali ÖZTÜRK: “Yollarda Hüzün Bekler Bizi” adlı kitabınızda yer alan metinler bir iç yolculuğun izlerini taşıyor gibi. Bu ‘yol’ sizin için neyi simgeliyor?
İsmail ZORBA: Doğumdan ölüme insanın yolculuğu başlı başına bir hikâye aslında. Onun için masallar, hikâyeler, romanlar kurguya muhtaç. İnsanın hayatı da bu yolun, bu yolculuğun hikâyesi bir bakıma. Yol bir yere gitmiyor ama seni nerelere götürüyor buna bakmak lazım. Benim yolculuğumda insanlarla tamamlanıyor. Tabiat, şehir, zaman, okumak, yazmak ve de yaşamak derken yolculuğun bir şekilde süreci belirlediğini görüyoruz. Geldiğimiz noktada yol beni nereye getirmiş dediğimde hikâyeler okunmaya başlıyor. Evet, okuduğumuz kitaplardan tutun izlediğimiz filmlere hatta dokunduğumuz her insanda hikâye “biz”den “ben”e bir yolculuğun seslenişi aslında. “Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var”sa neyi nasıl yaşadığımdan çok yolculuğum sırasında nasıl bir sese sahip olduğumdur. “Yollarda Hüzün Bekler” üniversite yıllarından mesleğin ilk yıllarına doğru yol alan bir yolcunun hikâyesi benim için. Bugün geldiğim noktada belki de bu kitapla rotamı keşfetmiş oluyorum bu hikâyelerimde. Bu kitabımdaki hikâyeler aslında bugünkü benin zemini benim için. Hüzün olmadan aşkın sesini duyabilir misiniz? Hüzün olmadan yaşadığınız sevinçlerin, acıların sesini duyabilir misiniz? İnsanla sizi buluşturan her hikâyede hüzün bir tamamlayıcı değil midir? Yol, benim içim yarım kalmış hikâyelerin tamamlanması demek. Son noktayı koymadan yeni cümlelere nasıl yelken açabiliriz?
Mustafa Ali ÖZTÜRK: “Gül Yürekli Sevdalar” kitabınızda sevdaya dair şiirsel bir dil tercih ediyorsunuz. Sizce sevda, bir yazarın kalemine yön veren en güçlü duygulardan biri midir?
İsmail ZORBA: Şiir sözün en üst seviyesi değil mi? Duygularımızı sözle ifade ederken de ilk mısralar rehberimiz olmaz mı? Gençlikte ilk aşklar, ilk heyecanlar şiir yoluyla ifade edilmez mi? Türk’ün özünde, sözünde âşıklık yok mudur? Dağlardan esen rüzgârlar eşliğinde ulu ağaçların gölgesinde kuş cıvıltıları, derenin ahenkli akışı kısacası tabiatın insan ruhuna fısıldayışı sözün eşliğinde mana bulmaz mı? Şiirle kendi sesimizi, kendi sözcüklerimizi buluruz bir manada. Üslubumuzun bireysel ifade algısında şiirin yeri vazgeçilmez bir yerde. Hele Türkçenin o nakış nakış işlenen muhteşem ses yapısı, ahengi, ritmi şiirin eşliğinde mührünü vuruyor. Bu yüzden şiir ile hikâye arasında kaldığım anlarda kalem tecrübelerimde deneme bana nefes aldırdı. Denemede kendimi olduğu gibi ifade etmenin ayrıcalığını yaşadım. Zaman zaman manayla çatışmalarım oldu. Zamanla Türkçe işlendikçe parıldayan güzelliğinden bir dem bizlere de sundu. Gül Yürekli Sevdalar kitabım bu yönüyle bu arayış yolunun tanımlanmasıdır benim için.
Sevda söze dahil mi yoksa sözün kendisi mi? Sevda sözün özü. Sevdalanmasa yürekler söze ihtiyaç olur mu? Susamış gönüller nasıl kanacak sevda olmasa. Bu kitabımda sevdam aileme, sevdiklerime ve özellikle öğrencilerime. Hasılı insana. Rabbimin sözünü idrak etme insana bahşedilmiş. İnsana söz verilmiş. Sözün sahibine olan sevdadan tutun insana dokunulan her yerde sevdaya dair sözler yok mu? Tabiat bile bütün güzelliklerini sevdaya dair bizlere sunmuyor mu? Tabiî ki bu sevda kalemimize mürekkep olup akıp gidiyor kâğıdın üzerinde. Ha mısra olup dile geliyor ha cümle. Bir noktayı koyduğumuz yerde yeni cümleler beklemiyor mu?
Mustafa Ali ÖZTÜRK: “Bir Nokta Arası” adlı kitabınızda zaman ve mekân algısı oldukça şiirsel ve felsefi. Bu eserinizin çıkış noktasını ve yazım sürecini bizimle paylaşır mısınız?
İsmail ZORBA: Bir Nokta Arası son basılan kitabım. Benim için çok yeni. Üzerinden bir iki sene geçmeden başka bir çalışmaya geçmeyi de düşünmüyorum şimdilik. Kafamda yıllardır beni meşgul eden bir kurgu var. Romana kayacak gibi görünüyor. İşte o roman kurgusunun içeriğinde yer alan insan-zaman-mekân üçlüsü bir olayın şekillendirdiği kurguda değil de daha çok felsefi derinliği olan bir oluşumun içinde seyretti düşüncelerimde. Bir bağlamın başka bir bağlamla bir araya gelme anlarında sorguladıklarımı deneme mahiyetinde yazılarla cevaplamaya çalıştım. Yazdıkça kurgu farklı şekillendi. Roman tamamlanmadan önce baktım yazılar epey olgunlaşmış bir eser formuna gelmiş o zaman “Bir Nokta Arası”na sığmış insan-zaman-mekân yazılarını yayınlayalım istedim. Burada bir eser başka bir eser doğurdu benim için. Bu kitabımda Gül Yürekli Sevdalarında izleri var.
Mustafa Ali ÖZTÜRK: “Kumru ve Kadın” gibi alegorik anlatımı güçlü bir metinde kadın teması dikkat çekiyor. Kadın figürünün sizin dünyanızdaki yeri nedir?
İsmail ZORBA: “Yazmasaydım deli olacaktım.” der ya Sait Faik. Bütün yalınlığıyla aslında içinde büyük bir derinlik yatan bir manayı işaret eder bu cümleler. Dolup boşalma halidir yazmak. Yazmak zaman zaman çıldırma hali, zaman zaman aşka gelip kendi sesini insan sesine katma hali, zaman zaman da çaresiz kaldığın bir anda şifa bulma halidir. Kumru ve Kadın benim için bir şekilde şifa bulma halidir. Hayatımın renkli sayfaları yaşadığım bir acıyla siyah beyaz sayfalara dönüştü. İçimdeki insan sustu, suskunlaştı. Kelimeler bana arkasını döndü sanki. Yaşadıklarımı bir şekilde anlatma ihtiyacı duyduğumda da doğrudan ifade edemediğimi fark ettim. Burada metaforlar bana yardımcı oldu, bana nefes aldırdı. Kumru ve Kadın kitabı olmasaydı yas sürecimi çok sağlıklı bir şekilde tamamlayacaktım. Bir yanım hep eksik kalacaktı. Yazmak bana şifa oldu. Kitap hakkında bir noktaya da temas etmek istiyorum. Kitabın yazım sürecinde basım anına kadar çok hızlı hareket ettim. Bir zaman geçtikten sonra acele etmekte kitabın önemli bir yanını eksik bıraktığımı fark ettim. Bazı hikâyelerim daha çok ilgiyi hak ediyormuş, onları okurken boyunları bana baktıklarını hissediyorum.
Muğla’mıza “Gadın Molam” dediğimizi önceki cevaplarımda söylemiştim. Bu şehrin kadın kimliğinden çok Türklüğün kadına gösterdiği saygıdan, sevgiden, özenden hatta hassasiyetten kaynaklandığını düşünüyorum. Kültürün ve medeniyetin ince çizgisidir kadın, hatta dipten gelen dalga sarıp sarmalar. Başta annemiz, ablamız, yârimiz, eşimiz ve hayatın içinde kuşatan her güzel dokunuşun sahibi kadındır. Ailemde kadının bu kuşatıcı yönünde kadınların özel bir yeri var. Bizim evimizin tavanından kapısına kadar değişik yerlerde kumru figürleri vardı. Özellikle kumru evimizin kadınları için bir nevi haberci kimliğiyle anlatılırdı. Büyükannemin son zamanlarında penceresine kumrular konduğunu hatırlıyorum. Aynı durum Kumru ve Kadın hikâyesinin kahramanının da son anlarında yaşandı. Kitapta kumru ve kadın ilişkisini Kumrulu Kapı adlı hikâyede de işledim. Benim için kadın, kumru ve hayat ağacıdır.
Mustafa Ali ÖZTÜRK: “Kırksekiz’in Yediverenleri” Muğla’ya dair yazılmış adeta bir edebiyat bahçesi. Bu kitabınızda hem anlatıcı hem de tanıklık eden bir hafıza gibi davranıyorsunuz. Bu metni oluştururken nelere dikkat ettiniz?
İsmail ZORBA: Bugün güneşin doğuşuna da batışına da mutlulukla bakıyorum. Çok fazla bir isteğim yok hayattan. Bana yeten kadarıyla mutluyum. Neyi istediğimi iyi biliyorum. İnsanları seviyorum. Ötekileştirmeden, sınıflandırmadan, sınırlandırmadan seviyorum insanları. Çünkü insanın özünde onu yaratan mükemmeliyeti hissediyorum. Ayaklarımın üzerinde geçmişten bugüne sağlam köprüler kurup geleceğe sağlıklı bir şekilde bakabiliyorum. Kültür ve medeniyetin ince çizgisinde “Biz”in özne olduğu müstesna şehirlerden birinde doğdum, büyüdüm, hayat yolculuğumu bu şehirde şekillendirdim. Çocukluğum Çanakkale, İstiklal Harbi’ni yaşamış, bu döneme şahitlik etmiş insanlarla geçti. Cumhuriyeti kuran neslin heyecanını yaşadım benliğimde. Üç dört kuşaklık bir hikâyenin tanıklığını yaptım. Bütün bunun yanında sakinliğiyle, huzuruyla, hoşgörüsü ve güzel ruhlu insanlarıyla ilmek ilmek işlenip ruh bulmuş müstesna bir şehrin izlerini taşıyorum. Muğla’da hayat yirmi dört saattir. Her an istediğiniz gibi huzurla dolaşabilirsiniz. Bunun yanında coğrafyanın bütün güzelliklerini her köşesinde barındırmasıyla tacın incisi konumuna sahip oluyor. Fethiye’den Marmaris’e, Bodrum’a, Milas’a, Kavaklıdere’ye her bir köşesinde güzellikler her mevsim yaşanır. Bu yüzden her mevsim yepyeni güzellikler doğuran bu şehirde yaşamak yediverenler gibi bolluğa, berekete düşürür insanı. Güzelliğin bolluğuna, bereketine. Muğla başta ayağa insanını her türlü güzelliğiyle kuşatır. “Kırksekiz’in Yediverenleri” ismi de bu düşünceden yola çıkarak yazıldı.
Muğla benim için bambaşka bir sevda. Hatta sevdadan öte. Bana kattığı bütün güzellikleri yazmanın benim için bir borç olduğunu düşündüğüm için yazdım. Şehrime bana kattığı güzellikler adına borcumu ödemiş sayıyorum. Her bir bölümünü heyecanla yazdım. Şehri sevdikçe o sizi daha da kuşatıyor. Bu kitap için şehir güzellemesi diyebiliriz. Kitapta üç ayrı zaman dilimini kullandım. Beylikler döneminden Cumhuriyet’in kurulduğu an’ı yaşayan ve yaşatan Muğla, Cumhuriyet Muğlası ve günümüz. Üç farklı kuşağın gözüyle yazılmıştır Kırksekiz’in Yediverenleri. Şehre yapılmış bir iç yolculuktur benim için.
Mustafa Ali ÖZTÜRK: Yazarlığınız ile öğretmenliğiniz arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz? Kaleminizle öğrencileriniz arasında kurduğunuz bağ hakkında ne söylersiniz?
İsmail ZORBA: Bu soru cevap vermekte zorlanacağım bir soru aslında. Yazarlığım ve öğretmenliğim benim için bir yönüyle birbirinden ayrı bir yönüyle de birbiriyle iç içe geçmiş vaziyette. Yazarlık başlı başına bağımsız bir ruh halini yaşatmak istiyor. Bu bağımsız ruh hali onun özgürce kendini ifade etmesi demek. İstediğim konuyu istediğim şekilde sınırlar koymadan ifade edebilir miyim derdini taşıyorum. Kelime seçiminden yazarın kendi sesini, kendi rengini bulabilmesinde bağımsız olması edebiyatın sanata bireyselliğe meyleden yönünü serbest kılmasına vesile kılıyor. Bu açıdan baktığımızda öğretmenlik mesleği yazarın bireysel sınır tanımazlığında onun özgürlüğünü kısıtlıyor bir bakıma. Seçeceği konu, kullandığı kelimeler öğretmen kimliğinin yazarı denetlemesine neden oluyor. Çünkü yazdığım bu kitabı öğrencilerim okuyacak düşüncesi yazarı sınırlıyor.
Yazarlığın ve öğretmenliğin birbirinden ayrılmadığı hatta birbirini beslediği noktada yazarın sanata bakışında farklı yöne doğru ilerlediğini görüyoruz. Sanatın ve sanatçının yazarın bakışında toplumsal bir yönelme eğiliminde olduğunu görüyoruz. Burada yazar için edebiyat sanatın üretici yönünün gelişmesine vesile kılıyor. Sanatın üretici yönünde yazar, bir öğretmenin ruh halinde işlerlik kazanan yol göstericiliğe yöneliyor. Yazarlık yepyeni dimağlarda, yepyeni sözcüklerin söze kattığı yenilenmeyle edebiyat dünyasına yepyeni yolcular katabiliyor. Öğretmen ve öğrenci arasındaki tarif edilemez bağ sımsıkı bir dokuyla kuşandığında her okuduğumuz kitapta yakaladığımız bakışlar öğretmenin rehberliğinde önümüze bir sürü yolların çıkmasını sağlıyor. Biz kendi yolumuzu kendimiz bulabiliyoruz. Burada yazar dengeyi korumak zorunda. Cumhuriyeti kuşatan çoğu yazarımız birer ekol gibi aynı zamanda birer öğretmen değil miydi? Cemil Meriç’ten Behçet Necatigil’e birçok şair yazar öğretmenliğin yazar dokunuşunda yepyeni nesillerin sözün dünyasında kendilerine ait yeri bulmasını sağladılar. Her öğretmen ve yazar gazete köşelerinden dergi sayfalarına yazdıklarıyla uzak ufuklara bakabilen gençlerin kendilerini keşfetmelerini sağlar. Bana gelince şu ana basılmış altı kitabım var ama yirmi dört tanede şiirde, hikâyede, denemede eser sahibi olmuş öğrencilerim var. Bir kitabım olsun yeter, yüzlerce yazar öğrencim olsun işte bu gerçek eser.
Mustafa Ali ÖZTÜRK: Edebiyata yeni adım atan gençlere ne tavsiye edersiniz? Yazarlığın hangi yönü onları en çok zorlayabilir sizce?
İsmail ZORBA: Bugün yazma eylemi benim için hayatımın odak noktasını oluşturuyorsa beni besleyen kaynakları illaki dile getirmem lazım. Beni besleyen kaynaklar okuduğum kitapların yazarları ve şairleriydi. Yazdıkça çoğalmam için okudukça çoğalmam gerekiyordu. Önceleri Yahya Kemal gibi yazmak derken karşıma Cahit Sıtkı çıkıyor. Sözcüklerle yolculuğum değişiyor. Sonra Fuzulî, Neruda, Haşim, Karacaoğlan derken Yunus’la buluşuyorum. Belki yüreğim Cahit Sıtkı’ya meyilli hala ama kendi sesimi duymaya başlıyorum. Benim sözcüklerim yola çıkıyor. Bu Ömer Seyfettin’le başlayan hikâye yolculuğunun Tarık Buğra veya Haldun Taner’le olgunlaşması gibi.
Buradan yola çıkarak genç yazarlara diyorum ki okuma yolculuğunuz hiç bitmesin. Bir yerden artık oldun dense de olmanın çok ötelerde hiç bitmeyen bir yolculuğa, yazma yolculuğuna sizi götürdüğünü hiç unutmamalılar. Yazma yolculuklarında yazmayı hiç bırakmamalılar. Yazdıkça kendilerini bulabilir. Yazarlığın bencilliği yazarın olgunlaşmasını engelleyebilir. Tek çiçek bahara çıkamazsınız. Yazmak fedakârlık ister, feragat ister, sabır ister.
Mustafa Ali ÖZTÜRK: Muğla’nın edebiyat ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz? Yerel edebiyat ortamının gelişmesi adına ne gibi çalışmalar yapılmalı sizce?
İsmail ZORBA: Muğla’mız şehir kimliğini aldığı andan itibaren bir kültür ve irfan yuvası aslında. Şehir ve insan birlikteliğinde Muğla kültür ve irfanın merkezi konumunu alıyor. Düşünün kadim zamanlarda bile Muğla Karya’dan bugüne hep kültürün ve irfanın merkezindeydi. Homeros’un söze dokunuşları Şahidi’nin söyleminde olgunluğa erişiyor. Halikarnas Balıkçısı’nın “Mavi Akdeniz” rüyasında bile bu coğrafyanın zenginliğinin yansımalarını görebiliriz. Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren Muğla çok önemli şair ve yazarların yetişmesinde kaynaklık etmiştir. Ama bu kaynaklık uzun soluklu olmamış. Hep kısa kısa kesik sesler şeklinde devam etse de her dem bir şeyler üretilmeye devam etmiş. Mahfiller kendi içinde kısa ömürlü olmuş. Üniversite kurulduğu anda bir edebiyat dergisinin bu şehrin sesini uzun soluklu kılar diye düşünmüştüm. Ama bu süreç istenilen düzeyde olmadı. Yerel gazetelerde bir edebiyat mahfili olma kimliğini üstlenemedi. Öğretmen yazarlar farkındalık oluşturdular. Onların çevresinde bir yazı grubu oluştu. Fethiye’de, Marmaris’te ve Menteşe’de bunun özel örnekleri var. Büyükşehir Belediyesi de kültürel faaliyetleri arasında bir şehir belleğini kapsayacak yayınlar yapsa da dergicilik bazında uzun soluklu, doyurucu çalışmalara rastlayamadık. Yerel yayınların hayat bulmasında yerel yönetimlerin, sivil toplum kuruluşlarının ve gençliğe gölge olacak olgun yazarların katkısı tartışılmaz.
Mustafa Ali ÖZTÜRK: Yeni projeleriniz ya da üzerinde çalıştığınız yeni bir kitap var mı? Okuyucularınızı yakın zamanda nasıl bir eser bekliyor?
İsmail ZORBA: Önceden bahsettiğim gibi bir eserin oluşumunda yayınlanma aşamasına kadar olgunlaşma sürecini tamamlanması lazım. Bu süreç her yıl eser vermekle olmuyor. Büyük bir emek gerekiyor. Aşama aşama tamamlanması gerekiyor. Elimde daha önceden tasarlanmış, kurgulanmış, çalışma süreci tamamlanmış yayınlanmayı bekleyen dosyalarım var. Öncelikle üzerinde tamamlamayı düşündüğüm kitabım roman formunda. Kırklı yıllar İstanbul’undan taşraya gelmiş ve taşrada geçen yıllar içerisinde bugüne taşınan birçok değişimi de içinde yaşayan bir karakterin yolculuğu. İnşallah bu eserimle yolculuğum da başarılı bir şekilde yayınlanma aşamasına gelir. “Bir Kuş Misali”
Mustafa Ali ÖZTÜRK: Yazar İsmail Zorba ile gerçekleştirdiğimiz bu edebi söyleşi, sadece yazının değil, insanın da kalbine uzanan bir yolculuktu. Her kelimesinde içtenliği, her cümlesinde birikimi hissedilen bu sohbet bize gösteriyor ki; edebiyat, sadece sayfalarda değil, yaşanmışlıkta, şehirde, öğrencide, hüzünde ve sevdada da hayat bulur. Söze kıymet veren herkesin yolunun, böyle samimi ve derinlikli kalemlerle kesişmesi dileğiyle…

Share this content:



Yorum gönder