Geçmiş iki yazımda, sıfır sayısına önce doğu felsefesinin sonrasında ise batı felsefesinin gözünden bakmıştık. Şimdi bu farklılığın nedenine ilişkin önermemizi ve kanıtlarımızı sunma zamanıdır.
Antik dönemlerde ve onun da öncesinde Doğu, tarımın ve hayatta kalmanın Batı’ya göre daha kolay olduğu bir coğrafyaydı. Doğu’da hiç bir şey tam olarak yok olmuyor, şekil değiştiriyor ve farklı bir formda ya da aynı formda varlığına devam ediyordu. Kısaca tamamen bir yok olma yoktu Doğuda, geri dönüşüm vardı.
Batı ise farklı bir coğrafyaydı. Zorluydu, soğuktu, tarım yapmak zordu ve dolayısıyla hayatta kalmak da zordu. Kısaca batıda ya vardın ya da yoktun, geri dönüşüm, form değişikliği gibi durumlar yaşanmıyordu. Coğrafi durumlar ve beraberinde getirdiği hayatta kalma koşulları, sıfırı ya da boşluğu bir potansiyel ya da içinde halen enerji var olan bir kavram olarak görmelerini, anlamlandırmalarını engelliyordu.
Özetle, sıfırın bu iki kanatta farklı anlamlandırılmasını coğrafya şekillendiriyordu ve evet coğrafya kaderdi…
Hindistan (Indus ve Gang vadileri) ve Güneydoğu Asya coğrafyasında iklim, muazzam bir doğa döngüsüne dayanmaktadır. Muson yağmurları gelir, her şey taşar, canlanır ama sonra kuraklık gelir, doğa ölür gibi görünür ama hemen ardından aynı yağmurla yaşam yeniden patlar. Bu coğrafi döngü, Hinduizm ve Budizm’deki Samsara (doğum-ölüm-yeniden doğum döngüsü), enerjinin korunumu ve “hiçbir şeyin yok olmayıp biçim değiştirdiği” anlayışına (Maya ve Şunyata) doğrudan ilham vermiştir. Yaşam ve ölüm sert bir çizgiyle ayrılmaz, birbirine kenetlenmiştir.
Batı medeniyetinin belkemiğini oluşturan Greko-Romen ve Kuzey Avrupa coğrafyaları, kışın ürün almanın imkânsız olduğu, besin depolayamayan toplulukların doğrudan yok oluşla (açlıktan ve soğuktan ölümle) yüzleştiği sert bir iklime sahipti. Bir tohumun veya insanın kışın ölmesi ya var oluş ya da yok oluştur. İkincil bir şans veya dönüşüm şansı yoktur. Bu sert varlık-yokluk çizgisi, Batı’daki Parmenidesçi mantığa “Ya vardır ya yoktur, ortası olamaz” ve Aristoteles’in “Üçüncü Halin İmkânsızlığı” ilkesine zemin hazırlamıştır.
Sosyologların geliştirdiği ve doğu kollektivizmini kurguladığı “Pirinç Teorisi”ne göre, Doğu’da (özellikle Hindistan ve Çin’de) pirinç yetiştirmek devasa bir kolektif çalışma, su kanallarının ortak yönetimi ve doğayla tam uyum gerektirir. Birey tek başına bir hiçtir, bütüne ve akışa tabidir (bu da boşluğu/bütünü potansiyel olarak görmeyi kolaylaştırır).
Pirinç Teorisi, batıda işlememektedir. Batı’daki buğday tarımı ve hayvancılık daha bireysel, mülkiyet odaklı ve keskindir.
Sıfırın ve boşluğun Doğu’da bir potansiyel rahim, Batı’da ise bir yok oluş tehdidi olarak görülmesinin temelinde, doğanın döngüselliğine güvenen bolluk ve uyum ile doğanın sertliğine karşı sınır çizmek zorunda kalan hayatta kalma düşüncesi yatmaktadır.
Batı ise doğayı fethedilmesi ve sınırları çizilmesi gereken bir “öteki” olarak gördüğü için boşluktan korkar. Doğu ise doğanın bir parçası olduğunu kabul ettiği için boşluğu yaşamın kaynağı sayar.
Eğer yaşadığımız coğrafya, düşüncelerimizi, kültürümüzü, yaşam biçimimizi hatta inançlarımızı etkiliyorsa, Panteist inanç doğru ve geçerli olabilir mi? Kısaca, yaşadığımız doğa bizim yaratıcımız mıdır?
Bu da bir sonraki yazının konusu olsun…
