Geçtiğimiz haftalarda Robert Zemeckis’in 1994 yapımı Forrest Gump filmi üzerinden, sinemanın tarihsel gerçeklikle kurduğu ilişkiyi incelemiştik. Saf bir anlatıcının bakış açısı aracılığıyla gerçek ile kurmaca arasındaki sınırın nasıl belirsizleştiğini; kuş tüyü, elma ve koşma eylemi gibi güçlü göstergeler üzerinden, Amerikan tarihinin toplumsal travmalarının nasıl sinemasal bir masala dönüştürüldüğünü tartışmıştık. Bölümün sonunda ise şu soruyu sormuştuk:
Sinema bize gerçekten yaşanmış olanı mı gösteriyor, yoksa yaşanmış olanı kendi diliyle yeniden kurarak tarihe başka bir anlam mı kazandırıyor? Bir dönemin yenilgisini, travmasını ya da toplumsal kırılmasını doğrudan anlatmak yerine, onu bambaşka bir hikâyenin içine yerleştirerek yeniden okunabilir hâle mi getiriyor?
Bu hafta aynı soruyu başka bir açıdan sürdürüyoruz. Çünkü sinemanın gerçekle kurduğu ilişki yalnızca tarihi yeniden anlatmakla sınırlı değil. Bazen sinema, gerçekliği yeniden kurmak yerine onu bilinçli olarak parçalar; alıştığımız mekânları, sınırları ve hatta gerçeklik duygusunu ortadan kaldırarak bizi insan davranışının kendisiyle baş başa bırakır. Lars von Trier’in yönettiği, Nicole Kidman’ın başrolünde yer aldığı Dogville, tam da böyle bir film.
Trier’in burada yaptığı şeyi, sinemanın olanaklarını kullanarak düşünsel, etik ve toplumsal bir deney alanı kurmak olarak tanımlamak yanlış olmaz. Yönetmen, duvarları, yolları ve geleneksel anlamda sokakları olmayan bir kasaba yaratır. Evler, kilise ve bahçeler yalnızca zemine çizilmiş tebeşir çizgileriyle sınırlandırılmış; birkaç minimalist eşya dışında gördüğümüz hemen her şey soyutlanmış, işaretlerle temsil edilmiştir. Ortada gerçek bir bina, duvar ya da belirgin bir mimari yapı yoktur. Trier böylece mekânın kendisini göstermek yerine, mekânın fikrini gösterir.
Evler gerçekten ev değildir. Sokaklar gerçekten sokak değildir. Fakat bütün bu yapaylığın içinde insanların birbirleriyle kurduğu ilişkiler son derece gerçektir. Tam da bu nedenle Dogville, gerçekçi bir mekân yaratmaya çalışmak yerine mekânı olabildiğince soyutlayarak insan davranışlarını görünür hâle getirir. Mekân, olayların gerçekleştiği bir arka plan olmaktan çıkar ve insan doğasını açığa çıkaran toplumsal bir gözlem aracına, düşünsel bir laboratuvara dönüşür. Böylece mahremiyetin fiziksel koşulları da ortadan kaldırılmıştır. Saklanacak gerçek anlamda bir köşe yoktur. Gerçek olan mekân değil, davranıştır.
Trier daha önce Dogma 95 ile sinemanın geleneksel kurallarını sorgulamış olsa da kendisini tek bir sinema anlayışıyla sınırlandırmadığını farklı filmlerinde görmek mümkündür. Dogville ile de minimalist ve açık sahne düzeni sayesinde farklı karakterleri aynı anda kadraj içinde görebilir, aralarındaki ilişkileri eşzamanlı olarak takip edebiliriz. Bir karakterin yaptığı şeyi başka bir karakterin nasıl karşıladığını; bir kötülüğün nasıl başladığını, kim tarafından görüldüğünü ve kimlerin sessiz kaldığını aynı anda izleyebiliriz. Böylece seyirci yalnızca olayların tanığı olmaz; karakterlerin davranışlarını, tepkilerini ve sessizliklerini değerlendiren bir gözlemciye dönüşür. Duvarların olmaması, aslında seyirci ile karakterler arasındaki mesafeyi de ortadan kaldırır. Çünkü herkesin birbirini görebildiği bir dünyada seyirci de her şeyi görür.
Hikâyeye baktığımızda Grace (Nicole Kidman), kendisini takip eden silahlı adamlardan kaçarak küçük ve izole bir kasaba olan Dogville’e sığınır. Başlangıçta kasaba halkı, kim olduğunu ve neden kaçtığını bilmedikleri Grace’e karşı kuşkuyla yaklaşır. Grace ise kasabada kalabilmek ve insanların kendisine yaptığı yardımları karşılıksız bırakmamak için onlara yardım etmeye başlar. İlk başlarda yaptığı yardımlar oldukça sıradan ve gönüllülük esasına dayanır. Kasabadaki insanlara zaman ayırır; birinin bahçesinde çalışır, bir başkasının ev işlerine yardım eder, çocuklarla ilgilenir ve insanların günlük işlerini kolaylaştırır. Zamanla kasaba halkı Grace’in varlığına alışır ve onun Dogville’de kalmasına izin verir.
Grace artık yalnızca sığınan biri değildir; Dogville’in bir parçası olduğunu düşünmeye başlamıştır. Fakat tam bu noktada ilişkilerin niteliği değişmeye başlar. Başlangıçta bir iyilik ve dayanışma ilişkisi gibi görünen durum, zamanla karşılıklı bir alışverişe, ardından da açık bir güç ilişkisine dönüşür.
Grace’in arandığını belirten ilanların asılması ve ardından hakkında bir “Wanted” ilanının çıkmasıyla birlikte kasaba halkı, Grace’i saklamanın kendileri için daha büyük bir risk oluşturduğunu düşünmeye başlar. Bunun karşılığında Grace’ten daha fazla çalışmasını isterler. Yaptığı işlerin sayısı artar, aldığı ücret düşürülür. Böylece başlangıçta gönüllü olarak yapılan yardımlar giderek bir zorunluluğa dönüşür. Bu dönüşüm filmin en önemli noktalarından biridir. Trier burada yalnızca kötülüğün nasıl ortaya çıktığını değil, nasıl normalleştiğini anlatır.
Grace’in savunmasızlığı ve sessizliği arttıkça kasaba halkının ona yönelik davranışları da giderek sertleşir. Zamanla durum, cinsel istismarın da açıkça yaşandığı ve herkesin buna tanıklık ettiği bir noktaya varır. Grace, elinde kalan son parayla kasabadan kaçmaya çalıştığında yakalanır ve bunun ardından kasaba halkı, Grace’in artık kaçamayacağından emin olmak için onu zincirleyerek ağır bir demire bağlar. Başlangıçta onun kasabada kalmasına yardımcı olan, âşık olduğu adam dahi bu sömürü düzenine karşı çıkmaz. Arkadaşlarıyla arasının bozulmasını gerekçe göstererek yaşananları sorgulamamayı ve mevcut düzeni sürdürmeyi tercih eder.
Grace’in yaşadığı şiddet arttıkça film, bireysel kötülükten toplumsal kötülüğe doğru ilerler. Hatta Grace, başına gelenlerden sorumlu tutulmaya başlanır. Kasabalılar kendilerini kötü insanlar olarak görmezler; her biri kendi davranışını gerekçelendirir. Grace onları affeder, fakat her affediş, karşı tarafın sınırlarını biraz daha ileri taşımasına izin verir. Dogville burada merhametin kendisini sorgulamaya başlar: Başlangıçta yalnızca yardım isteyen bir kadın, sonunda fiziksel olarak hapsedilmiş bir köleye dönüşür.
Filmin ahlaki sorgulaması, Grace’in babasıyla karşılaşmasıyla daha da derinleşir. Grace’in babasının bir mafya lideri olması ve onun film boyunca kaçtığı kişinin aslında babası olduğunu öğrenmemiz, Grace’in karşı karşıya kaldığı kötülüğün sonucunu daha da merak ettirir. Bu noktada, Trier’in kendi baba figürüyle olan ilişkisiyle film arasında bir paralellik kurmak da mümkündür. Trier, kendisini büyüten ve babası olarak bildiği kişinin öz babası olmadığını, 33 yaşındayken annesinin ölüm döşeğinde yaptığı itirafla öğrenmiştir. Dolayısıyla filmde Grace’in babasıyla karşılaşması, yalnızca karakterin geçmişiyle yüzleşmesini değil, aynı zamanda Trier’in kendi yaşamındaki baba figürü, kimlik ve aidiyet meselelerinin sinemasal bir yansımasını da düşündürür.
Finalde babasının Grace’e yönelttiği bir konuşma, onun dönüşümünün temelini oluşturur. Baba, Grace’in insanları affetme ve onların davranışlarını mazur görme eğiliminin ardındaki asıl sorunu şu çarpıcı sözlerle yüzüne vurur: “Hiç kimsenin senin yüksek ahlaki değerlerine erişemeyeceğinden o kadar eminsin ki herkesi bağışlıyorsun. Bundan daha kibirli bir şey düşünemiyorum.”
Bu sarsıcı yüzleşmenin ardından, film boyunca kötülükten kaçan ve şiddete karşı merhameti savunan Grace, babasından aldığı güç ve otoritenin aracılığıyla Dogville halkını cezalandırmaya karar verir. Grace, yaşadığı deneyimlerin ardından merhametin sınırlarını ve adaletin gerekliliğini yeniden değerlendirmeye başlar.
Filmin sonunda yalnızca bir köpeğin havlama sesini duymamızla kasabada geriye kalan tek canlının artık bir köpek olduğunu anlarız. Ardından çalan David Bowie’nin “Young Americans” şarkısı ve ekranda gösterilen gerçek arşiv fotoğrafları, filmin kurmaca dünyasını bir anda gerçek dünyanın gerçekliğiyle karşı karşıya getirir. Film boyunca anlatıcılık üstlenen John Hurt’ün eleştirel dış sesi de bu fotoğraflara eşlik ederek seyirciyi yalnızca Grace’in verdiği kararı değil, insanların birbirlerine uyguladığı şiddeti ve bu şiddet karşısındaki sessizliğini de sorgulamaya yöneltir. Çünkü duvarlar ortadan kalktığında artık kimse saklanamaz.
