“Alkış Geçer, Anlam Kalır: Onur Ayan’ın Tiyatroya Bakışı”

“Alkış Geçer, Anlam Kalır: Onur Ayan’ın Tiyatroya Bakışı”

Bazı sanatçılar sahnede alkış arar, bazıları ise sahnenin kendisini bir sorumluluk alanı olarak görür. Onur Ayan, ikinci grupta yer alanlardan. İstanbul’un merkezî sanat ikliminden, doğduğu topraklara doğru bilinçli bir dönüş yapan Ayan; tiyatroyu yalnızca bir anlatı biçimi değil, memlekete tutulan bir ayna olarak okuyor. Bu söyleşide; sahneden memlekete, çocuklardan ödüllere, aidiyetten mücadeleye uzanan çok katmanlı bir sanat yolculuğunu konuşuyoruz.

Mustafa Ali Öztürk: Merhabalar Onur Bey. Öncelikle bize vakit ayırdığınız için teşekkürlerimi sunarken röportaja geçmeden önce giriş babında biraz kendinizden bahsedebilir misiniz? Kimdir Onur Ayan?

Onur Ayan: Merhabalar, ben teşekkür ederim. Böyle bir söyleşide yer almak benim için her zaman kıymetli.Kısaca anlatmam gerekirse; ben Onur Ayan. 1981 yılında Balıkesir’de doğdum. Hayatımın merkezine çok erken yaşlarda tiyatroyu koymuş, sahneyle büyümüş bir sanatçıyım. Oyuncu, yönetmen, yazar ve eğitmen kimlikleriyle yaklaşık otuz yıla yaklaşan bir sanat yolculuğunun içindeyim. Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde aldığım profesyonel eğitimin ardından uzun yıllar İstanbul’da tiyatro, televizyon ve sinema projelerinde yer aldım. Ancak bir noktada şunu fark ettim: benim hikâyem, doğduğum topraklardan kopuk yazılamazdı. Bu nedenle kariyerimin önemli bir bölümünü memleketime, Balıkesir’e adama kararı aldım. 2010 yılından bu yana Balıkesir Sanat Merkezi’nin Genel Sanat Yönetmeni olarak yüzlerce çocuk, genç ve yetişkinle sanatı buluşturdum. Yalnızca sahne üstünde değil, sınıflarda, atölyelerde, festivallerde ve sokakta sanatın dönüştürücü gücüne inanan biriyim. Bugüne kadar 60’tan fazla tiyatro oyunu yönettim, onlarca televizyon ve sinema yapımında yer aldım, çok sayıda ödülle onurlandırıldım ama benim için asıl başarı; bir çocuğun sahnede ilk kez cesaretle konuşabilmesi ya da bir gencin hayatına sanatla yön verebilmesidir. Onur Ayan’ı tek bir unvanla tanımlamak zor. Ben kendimi; köklerine bağlı, yaşadığı kente sorumluluk duyan, sanatın toplumla iç içe olması gerektiğine inanan bir kültür emekçisi olarak görüyorum. Hâlâ Balıkesir’de yaşıyor, üretmeye, öğretmeye ve öğrenmeye aynı heyecanla devam ediyorum. Çünkü benim için sanat, sadece bir meslek değil; bir duruş, bir vicdan ve bir yaşam biçimi.

Mustafa Ali Öztürk: İstanbul’da başladığınız ve sürdürdüğünüz başarılı kariyer yolculuğunuzun yönünü biraz da risk alarak memleketiniz Balıkesir’e dönerek değiştirmişsiniz. Siz dönüş kararı alırken hangi duygunun sesini dinlediniz? Bu konuda hiç pişmanlık duydunuz mu?

Onur Ayan: Bu kararı alırken açıkçası tek bir duygunun değil, yıllar boyunca içimde biriken güçlü bir sesin peşinden gittim. İstanbul bana çok şey kattı; mesleki disiplin, sahne deneyimi, farklı bakış açıları… Ancak bir noktadan sonra şunu fark ettim: başarıyı sadece merkezde var olmakla ölçmek beni tatmin etmiyordu. İçimde sürekli “asıl ihtiyaç nerede?” sorusu dolaşıyordu. Cevap da hep memleketim Balıkesir’i işaret ediyordu.Balıkesir’e dönerken elbette bir risk aldığımı biliyordum. Konfor alanını terk etmek kolay bir şey değil. Ama bu kararı alırken dinlediğim duygu, aidiyet duygusuydu. Doğduğum topraklara bir borcum olduğunu hissettim. Sanatı yalnızca sahnelerde değil, insanların hayatına dokunan bir araç olarak görüyorsanız, o borç sizi bir noktada harekete geçiriyor.Pişmanlık meselesine gelince… Hayır, hiç pişman olmadım. Zorlandığım, “acaba” dediğim anlar oldu elbette ama geriye dönüp baktığımda iyi ki diyorum. Çünkü Balıkesir’de yaptığım her işte daha anlamlı bir karşılık buldum. Bir çocuğun hayatında ilk kez tiyatroyla tanışmasına vesile olmak, bir gencin meslek yolculuğunu sanatla şekillendirmek, bir kentin kültür hafızasına katkı sunmak; bunlar hiçbir büyük şehir ışığıyla kıyaslanamaz. Benim için bu dönüş bir geri adım değil, tam tersine daha büyük bir sorumluluğu omuzlama kararıydı. Bugün hâlâ aynı noktadayım: risk aldım ama doğru olanı yaptım. Çünkü insan, kalbinin ait olduğu yerde üretince daha gerçek, daha güçlü ve daha faydalı oluyor.

Mustafa Ali Öztürk: Sizi tanığım kadarıyla sizin hikâyenizde “memleket” bir dekor değil, başrol. Balıkesir size neler öğretti ve hissettirdi?

WhatsApp-Image-2025-12-26-at-12.30.14y-1024x1024 “Alkış Geçer, Anlam Kalır: Onur Ayan’ın Tiyatroya Bakışı”

Onur Ayan: Kesinlikle öyle… Benim hikâyemde memleket bir arka plan değil, başrol oyuncusu. Balıkesir bana sadece doğduğum yeri değil, kim olduğumu öğretti. Sabretmeyi, kök salmayı, acele etmeden derinleşmeyi burada öğrendim. Büyük şehirler hız öğretir; Balıkesir ise anlamı öğretir.Balıkesir bana önce insanı öğretti. Burada yaptığınız işin karşılığı, rakamlarla ya da alkışın şiddetiyle değil; göz göze gelerek ölçülür. Sokakta selamlaştığınız insan, sahnede sizi izleyen seyirciyle aynı kişidir. Bu, insana büyük bir sorumluluk yüklüyor. Samimi olmayı, sahici kalmayı mecbur kılıyor. Çünkü burada rol yapamazsınız; ne sahnede ne hayatta. Hissettirdiklerine gelince… Aidiyet hissi her şeyin önünde geliyor. Bir oyunu sahneye koyarken, bir çocuk oyunu yazarken ya da bir festival organize ederken “buraya ne katıyorum?” sorusu hep zihnimde. Balıkesir bana, sanatın bir lüks değil, bir ihtiyaç olduğunu; doğru yapıldığında kenti iyileştiren, birleştiren bir güç olduğunu hissettirdi. Ayrıca bana şunu da öğretti: Merkezde olmak her zaman merkezde üretmek demek değil. Balıkesir’den çıkıp Türkiye’nin dört bir yanında sahnelenen oyunlar yapmak, ulusal ölçekte ses getiren projeler üretmek mümkün. Yeter ki niyetiniz net, bağınız güçlü olsun. Kısacası Balıkesir, beni ben yapan değerlerin mayası. Ben sahnede ne anlatıyorsam, yazdığım her metnin satır arasında, verdiğim her eğitimde bu kentin kokusu, dili ve vicdanı var. O yüzden evet; benim hikâyemde Balıkesir dekor değil, başrol.

Mustafa Ali Öztürk: Yerelde üretmenin hâlâ “küçük” görüldüğü bir ülkede, siz neden merkezin uzağında kalmayı seçtiniz?

Onur Ayan: Aslında ben merkezin uzağında kalmayı değil, merkezin tanımını değiştirmeyi seçtim. Yerelde üretmenin “küçük” görüldüğü bu algı, yıllardır bize ezberletilmiş bir yanılgı. Oysa mesele nerede ürettiğiniz değil, ne ürettiğiniz ve kime dokunduğunuzdur. Benim için sanatın büyüklüğü, adresinde değil; yarattığı etkiyle ölçülür. Merkezin dışında kalmayı seçmemin en önemli nedeni özgürlük. Yerelde üretirken daha sahici, daha cesur ve daha sorumlu olabiliyorsunuz. Burada kimseye benzeme zorunluluğunuz yok. Kendi dilinizi, kendi derdinizi, kendi hikâyenizi anlatma şansınız var. Benim anlatacak hikâyem de zaten Balıkesir’den, Anadolu’dan besleniyor. O hikâyeyi İstanbul’a öykünerek anlatmak bana samimi gelmedi. Bir diğer neden de ihtiyaç meselesi. Büyük şehirlerde sanat zaten bir şekilde var; ama yerelde çoğu zaman sanat, bir kişinin omzuna yüklenmiş bir sorumluluk hâline geliyor. Eğer o sorumluluğu almazsanız, boşluk büyüyor. Ben o boşluğu görmezden gelemedim. Çünkü bir kentte çocuklar tiyatroyla hiç tanışmadan büyüyorsa, asıl merkez orasıdır ve orada üretmek zorunluluktur. Elbette zor tarafları var. Görünürlük, imkânlar, destek mekanizmaları daha sınırlı. Ama buna rağmen şunu net söyleyebilirim: Yerelde ürettiğinizde daha kalıcı oluyorsunuz. Bir kentin kültür hafızasına giriyorsunuz. Bugün sokakta karşılaştığım ve “hocam, ben sizin öğrencinizdim” diyen bir yetişkin, benim için en büyük merkez başarısıdır. Ben merkezin uzağında kalmadım; kendi merkezimi kurdum. Ve inanıyorum ki gerçek dönüşüm, tam da bu “uzak” denilen yerlerden başlıyor.

Mustafa Ali Öztürk: Tiyatro sizin için bir anlatı mı, yoksa bir sorumluluk alanı mı?

WhatsApp-Image-2025-12-26-at-12.30.14l-852x1024 “Alkış Geçer, Anlam Kalır: Onur Ayan’ın Tiyatroya Bakışı”

Onur Ayan: Benim için tiyatro bir anlatıdan çok daha fazlası; açıkça söylemek gerekirse bir sorumluluk alanı. Elbette tiyatro bir hikâye anlatma sanatıdır ama o hikâyeyi neden anlattığınız, kime anlattığınız ve sonunda neyi dönüştürdüğü asıl mesele. Ben sahneye her çıktığımda ya da bir oyunu yönetirken şunu sorarım: “Bu hikâye kime ne söylüyor ve neyi değiştirebilir?” Tiyatroyu, toplumla aramdaki en dürüst iletişim biçimi olarak görüyorum. Özellikle yerelde üretim yapıyorsanız, sahne sadece estetik bir alan değildir; aynı zamanda vicdani bir alandır. Çocuk oyunları yazarken de yetişkin oyunları sahnelerken de taşıdığım şey, seyirciye yukarıdan bakmadan, parmak sallamadan ama sorumluluktan da kaçmadan bir yüzleşme alanı açabilmektir. Benim tiyatromda eğlence vardır ama boş bir eğlence yoktur. Gülüyorsak bir yerden sonra durup düşünelim isterim. Alkış alıyorsak, o alkışın ardında bir farkındalık bırakalım isterim. Çünkü tiyatro, sadece iki saatlik bir gösteri değil; seyircinin hayatına sızan küçük ama etkili bir temas anıdır. Özellikle çocuk tiyatrosu konusunda bu sorumluluk daha da büyüyor. Çünkü sahnedeki her cümle, bir çocuğun dünyasında yer edebiliyor. Orada söylenen söz, kurulan hayal, verilen mesaj; geleceğe bırakılmış bir izdir. Bu yüzden tiyatroyu asla hafife almıyorum. Özetle, benim için tiyatro önce sorumluluktur. Anlatı ise bu sorumluluğun aracıdır. Sahneye çıktığım her an, bu bilinçle çıkıyorum. Çünkü inanıyorum ki tiyatro, doğru yapıldığında sadece anlatmaz; dönüştürür.

Mustafa Ali Öztürk: Bugüne kadar yönettiğiniz onlarca oyunun içinde, sizi en çok zorlayan ve dönüştüren hangisiydi?

Onur Ayan: Bugüne kadar yönettiğim birçok oyun beni farklı açılardan zorladı ama beni en derinden dönüştüren iki oyun “Hayallerine Kanat Aç” ve “Işığa Giden Yol” oldu diyebilirim. Çünkü bu iki eser, sadece birer tiyatro oyunu değil; taşıdığı değerler ve sorumluluk itibarıyla omuzlarımda çok büyük bir yük yarattı. “Hayallerine Kanat Aç”, Türkiye’nin ilk kadın savaş pilotu Sabiha Gökçen’in hayatını çocuklara anlatan bir oyun. Çocuklara gerçek bir rol model sunmak, hele ki bunu sahne üzerinden yapmak çok ciddi bir hassasiyet gerektiriyor. Bu oyunda en zorlandığım nokta, Sabiha Gökçen’in mücadelesini basitleştirmeden ama çocukların dünyasına da uygun bir dille anlatabilmekti. Korkularını aşan, çok çalışan, hayallerine inanan bir kız çocuğunu sahneye taşırken aslında şunu düşündüm: Sahnedeki her cümle, salondaki bir çocuğun hayatında yankı bulacak. Bu oyun beni şuna dönüştürdü: Çocuk tiyatrosunun “küçük” bir alan değil, tam tersine geleceğe yapılan en büyük yatırım olduğunu bir kez daha hatırlattı. Hayal kurmayı, cesareti, azmi, toplumsal cinsiyet eşitliğini ve Atatürk’ün kadınlara açtığı ufku çocuklara anlatırken, ben de kendi hayallerime neden ve nasıl sarıldığımı yeniden sorguladım. “Işığa Giden Yol” ise bambaşka bir yerden dokundu bana. Bu oyunda Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatını, onu yakından tanımış ve yoluna tanıklık etmiş kadınların gözünden anlatıyoruz. Zübeyde Hanım’dan Latife Hanım’a, Makbule Hanım’dan idealist öğretmenlere uzanan bu anlatı, Atatürk’ü bir anıt figürden çıkarıp, insan yönüyle, duygu dünyasıyla ve kadınlara açtığı aydınlık yol üzerinden ele alıyor. Bu oyunu çalışırken şunu çok derinden hissettim: Atatürk’ü anlatmak, aslında bir sorumluluk sınavıdır. Her sahnede, her replikte tarihsel bir yük taşır insan. Kadın karakterlerin iç dünyasından Atatürk’ün vizyonunu anlatmak ise beni hem duygusal hem zihinsel olarak çok dönüştürdü. Çünkü bu oyun, sadece geçmişi anlatmıyor; bugüne ve geleceğe dair bir duruş da ortaya koyuyor. Özetle, “Hayallerine Kanat Aç” bana hayalin ve cesaretin gücünü, “Işığa Giden Yol” ise sorumluluk, hafıza ve ışığın nereden geldiğini yeniden öğretti. Bu iki oyunla birlikte şunu çok net söyleyebilirim: Beni en çok zorlayan oyunlar, beni insan olarak da en çok büyüten oyunlar oldu.

Mustafa Ali Öztürk: Sanat eğitmeni olarak yetiştirdiğiniz öğrencilerden, sahnede hiç beklemediğiniz bir şey öğrendiniz mi?

WhatsApp-Image-2025-12-26-at-12.30.14t-1024x1024 “Alkış Geçer, Anlam Kalır: Onur Ayan’ın Tiyatroya Bakışı”

Onur Ayan: Kesinlikle evet… Hatta samimiyetle söyleyebilirim ki ben sahnede öğrencilerimden öğrendiklerim kadar, onlara öğrettiklerimle büyüdüm. Eğitmenlik tek yönlü bir aktarım değil; doğru yapıldığında karşılıklı bir dönüşüm süreci. Sahnede öğrencilerimden öğrendiğim en önemli şey cesaretin öğrenilen değil, hatırlanan bir duygu olduğu gerçeği oldu. Özellikle çocuklarla ve gençlerle çalışırken şunu fark ediyorsunuz: Onlar henüz “olmaz”, “ayıp”, “başaramam” gibi kalıplarla tamamen kuşatılmamış oluyor. Bir doğaçlama anında, benim asla aklıma gelmeyecek bir cümleyi kurabiliyor ya da sahnede tüm ezberi bozup bambaşka bir duyguya cesaretle geçebiliyorlar. O anlarda ben, yıllar içinde edindiğim tüm teknik bilgilerin ötesinde bir şey öğreniyorum: samimiyet. Bir keresinde sahnede heyecandan donup kalan bir öğrencim vardı. Metni unuttu, sahne durdu. Hepimiz nefesimizi tutmuşken, seyirciye dönüp “Şu an çok korkuyorum ama devam etmek istiyorum” dedi. O cümle oyunun parçası değildi ama salondaki herkesle kurulan bağ, belki de o günün en güçlü anıydı. Bana sahnenin kusursuzluk değil, dürüstlük alanı olduğunu bir kez daha hatırlattı. Gençlerden öğrendiğim bir diğer şey de umut. Zor koşullarda, imkânları sınırlı bir şehirde, bazen yeterince destek görmeden ama yine de sahneye çıkma heyecanını kaybetmeyen öğrencilerim oldu. Onların gözlerindeki ışık bana şunu öğretti: Sanat, vazgeçmeyenlerin alanıdır. O yüzden bugün hâlâ kendimi sadece “öğreten” biri olarak görmüyorum. Ben sahnede, sınıfta ve atölyede öğrencileriyle birlikte öğrenmeye devam eden bir yol arkadaşıyım. Ve açıkça söyleyebilirim ki, sahnede beni en çok şaşırtan ve dönüştüren anlar, öğrencilerimin bana ayna tuttuğu anlardır.

Mustafa Ali Öztürk: Ödüller, alkışlar ve unvanlar… Bunlar bir sanatçıyı büyütür mü, yoksa yalnızlaştırır mı?

Onur Ayan: Bu, insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye bağlı. Ödüller, alkışlar ve unvanlar bir sanatçıyı büyütebilir de, yalnızlaştırabilir de. Aradaki fark, onların sizi nereye taşıdığı değil; sizin onlarla ne yaptığınızdur. Eğer bu şeyleri bir hedef hâline getirirseniz, zamanla yalnızlaşırsınız. Çünkü o noktada üretmeye değil, onaylanmaya başlarsınız. Alkış bittiğinde boşluk başlar. O boşluk da insanı sahneden değil, kendinden uzaklaştırır. Ben buna çok dikkat etmeye çalıştım. Hiçbir zaman bir oyunu ödül alsın diye yapmadım. Ödül geldiyse, o emeğin görünür olması olarak gördüm; hepsi bu. Doğru yerde ve doğru mesafede durduğunda ise ödüller insanı büyütür. Ama bu büyüme, ego anlamında değil; sorumluluk anlamında olur. Çünkü ödül aldığınızda şunu hissedersiniz: “Demek ki anlattığım hikâye birilerine değmiş.” Bu da sizi daha dikkatli, daha özenli ve daha vicdanlı üretmeye zorlar. Alkış meselesine gelince… Alkış çok güzel bir şey ama geçicidir. Benim için asıl kalıcı olan, oyundan sonra yanıma gelip “Hocam, bu oyun beni çok düşündürdü” diyen bir seyircinin cümlesidir. Ya da yıllar sonra karşılaştığım bir öğrencinin “Sahneye sizinle çıktım, hayatım değişti” demesi… İşte o anlar, alkıştan çok daha yüksek sesle yankılanır. Unvanlar ise sadece bir tanımdır. İnsan kendini o tanımın içine sıkıştırdığı anda yalnızlaşmaya başlar. Ben unvanlarımı, bir mesafe değil; bir sorumluluk olarak taşımayı tercih ediyorum. Özetle şunu söyleyebilirim: Ödüller ve alkışlar sizi büyütmez; sizi kim olduğunuzla yüzleştirir. Eğer kökleriniz sağlamdaysa, kalbiniz hâlâ sahici bir yerde duruyorsa, sizi yalnızlaştırmaz. Aksine, daha çok insanla yan yana durmaya zorlar.

Mustafa Ali Öztürk: Belediyeler, kurumlar ve özel sektörle çalışan bir sanatçı olarak, sanatsal özgürlüğü nasıl koruyorsunuz?

WhatsApp-Image-2025-12-26-at-12.31.45r “Alkış Geçer, Anlam Kalır: Onur Ayan’ın Tiyatroya Bakışı”

Onur Ayan: Bu dengeyi kurmak kolay değil ama mümkün. Ben sanatsal özgürlüğü, çalıştığım kurumdan ya da bütçeden bağımsız bir “iç pusula” olarak görüyorum. O pusula bozulmadığı sürece, nerede ve kimle çalışırsanız çalışın yönünüzü kaybetmezsiniz. Belediyelerle, kurumlarla ya da özel sektörle çalışırken en başta şunu net koyarım: Sanat, vitrin süsü değildir. Eğer bir işin içine giriyorsam, o işin bir sözü, bir derdi ve bir etik sınırı olmak zorunda. Bu sınırları baştan konuşmak, sonradan yaşanacak sorunların önüne geçiyor. Ben hiçbir zaman “bunu yap ama şunu söyleme” yaklaşımını kabul etmedim. Kabul etmediğiniz şeyi savunmak da kolay oluyor. Elbette kamusal alanla çalışırken daha kapsayıcı, daha dikkatli bir dil kurmak zorundasınız. Ama bu, içini boşaltmak anlamına gelmemeli. Ben sansürle değil, sorumlulukla hareket etmeyi tercih ediyorum. Ne anlattığımı, neden anlattığımı ve kime anlattığımı bilmek; özgürlüğümü kısıtlamıyor, tam tersine güçlendiriyor. Özel sektörle çalışırken de benzer bir durum var. Sanatın sponsorla buluşması kötü bir şey değil; kötü olan, sanatın yönünü sponsora teslim etmek. Ben projelerimde her zaman şunu savundum: Destek olur ama yön belirlemez. Bu ilke kabul görüyorsa, iş yürüyor. Görmüyorsa, yürümemesi de bir tercihtir. Sanatsal özgürlüğü korumanın bir diğer yolu da alternatif üretim alanları yaratmak. Kendi kurduğum yapılar, kendi yetiştirdiğim ekipler ve yerelde kurduğum güçlü bağlar, beni kimseye mecbur bırakmıyor. Bu da en büyük özgürlük alanı. Kısacası, ben sanatsal özgürlüğü dış koşullardan çok, iç tutarlılıkla koruyorum. Nerede durduğunuzu bilirseniz, kimse sizi olduğunuz yerden kolay kolay çekip alamaz.

Mustafa Ali Öztürk: Yazıp yönettiğiniz oyunlarda çevre, kent ve farkındalık temaları öne çıkıyor. Sanat sizce tarafsız olabilir mi?

Onur Ayan: Bence sanat tarafsız olamaz. En azından benim anladığım, inandığım sanat olamaz. Çünkü sanat dediğiniz şey, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin bir yansımasıdır ve insan tarafsız değildir. Ya görürsünüz ya görmezden gelirsiniz; ya söz alırsınız ya susarsınız. Susmak da bir tavırdır zaten. Ben çevreyi, kenti, farkındalığı sahneye taşırken bir “propaganda” dili kurmaya çalışmıyorum. Ama şuna inanıyorum: Sanat, tanıklık etmek zorundadır. Yaşadığınız kentin yok oluşuna, doğanın talanına, çocukların geleceğine dair bir şey söylemiyorsanız; orada bir eksiklik vardır. Benim tarafım, insanın ve yaşamın tarafı. “Tarafsızlık” çoğu zaman konforlu bir alan gibi sunuluyor. Kimseyi rahatsız etmeyen, kimseye dokunmayan bir yerde durmak… Ama sanat rahatsız edici olabildiği ölçüde canlıdır. Elbette bağırarak, parmak sallayarak değil; düşündürerek, hissettirerek, bazen bir çocuk oyununun masum diliyle bazen yetişkin bir metnin sert gerçekliğiyle. Örneğin çevre temalı bir oyunda, “şunu yapmalısın” demektense “bunu yapmazsak ne olur?” sorusunu sahneye koyuyorum. Kentle ilgili bir hikâyede, betonun değil hafızanın sesini duyurmaya çalışıyorum. Bu bir taraf seçmektir ama ideolojik değil; vicdani bir taraf. O yüzden net söyleyeyim: Sanat tarafsız olmak zorunda değil. Ama adil, dürüst ve sahici olmak zorunda. Benim tiyatrom da tam olarak buradan duruyor. Yaşamdan yana, insandan yana ve geleceği dert eden bir yerden.

Mustafa Ali Öztürk: Balıkesir’de bir tiyatro hafızası oluştuğunu düşünüyor musunuz, yoksa hâlâ yolun başında mısınız?

Onur Ayan: Balıkesir’de bir tiyatro hafızası oluşmaya başladı mı diye sorarsanız, cevabım net: Evet, oluşuyor. Ama aynı netlikle şunu da eklerim; henüz yolun başındayız. Çünkü kültürel hafıza dediğimiz şey, birkaç başarılı işten ya da dolu salonlardan ibaret değil; kuşaktan kuşağa aktarılan bir süreklilik meselesi. Bugün Balıkesir’de bir çocuğun ailesine “beni tiyatroya götür” demesi, bir gencin hafta sonu planına oyun izlemeyi eklemesi, bir seyircinin izlediği oyunu başka birine önermesi… Bunlar hafızanın ilk sağlam taşlarıdır. Eskiden “Balıkesir’de tiyatro var mı?” diye sorulurken, bugün “bu hafta ne oynuyor?” diye soruluyorsa, burada bir dönüşüm başlamıştır. Ama hâlâ yapılması gereken çok şey var. Kurumsallaşma, arşivleme, eleştiri kültürü, sürdürülebilir salon politikaları ve en önemlisi de genç kuşakların bu hafızanın doğal parçası hâline gelmesi… Bunlar tamamlanmadan “oldu” demek mümkün değil. Tiyatro hafızası, tek bir kurumun ya da birkaç ismin omzuna yüklenebilecek bir şey değil; kentin tamamının sahiplenmesi gereken bir süreçtir. Ben kendi adıma şunu yapmaya çalışıyorum: Sadece oyun sahnelemek değil, iz bırakan işler üretmek. Bugün sahnede oynanan bir oyunun, on yıl sonra “biz onu izlemiştik” diye hatırlanmasını sağlamak. Öğrencilerimin bir gün kendi sahnelerini kurduklarında, bu şehirde aldıkları nefesi unutmamalarını istiyorum. Özetle, Balıkesir’de tiyatro hafızası filizleniyor. Toprak verimli, niyet güçlü. Ama bu filizin köklü bir ağaca dönüşmesi için sabra, sürekliliğe ve ortak akla hâlâ çok ihtiyacımız var.

Mustafa Ali Öztürk: Yönetmen koltuğunda otururken en çok neye tahammül edemezsiniz?

Onur Ayan: Yönetmen koltuğundayken en zor tahammül ettiğim şey samimiyetsizlik. Çünkü tiyatro, ne kadar teknik konuşursak konuşalım, özü itibarıyla samimiyet üzerine kurulu bir sanat. Sahnedeki bir duygu gerçek değilse, seyirci onu mutlaka hisseder. Metni doğru söyleyebilirsiniz, mizanseni kusursuz kurabilirsiniz ama sahnede kalbiniz yoksa, orası boş kalır. Bir diğer tahammül edemediğim şey hazırcılık. “Olduğu kadar” demek, tiyatronun doğasına aykırı. Provalarda herkesin aynı sorumluluk bilinciyle çalışmasını isterim. Çünkü sahne, bireysel bir alan değil; kolektif bir emek yeridir. Bir kişinin ihmali, bütün oyunun yükünü bozar. Buna göz yumamam. Ayrıca saygısızlığa da tahammül edemem. Bu saygı sadece yönetmene değil; metne, sahne arkadaşına, teknik ekibe ve seyirciyedir. Tiyatro, disiplinle özgürlüğün aynı anda var olduğu nadir alanlardan biridir. Disiplin yoksa özgürlük savrulmaya dönüşür. Ama şunu da eklemek isterim: Hata yapmaya, denemeye, yanılmaya sonuna kadar alan tanırım. Çünkü gelişim oradan gelir. Benim tahammülsüzlüğüm, hataya değil; umursamazlığadır. Kısacası, yönetmen koltuğunda en çok şuna dikkat ederim: Sahnedeki herkes gerçekten orada mı? Eğer cevap evetse, gerisi birlikte çözülür. Eğer değilse, en büyük sorun oradan başlar.

Mustafa Ali Öztürk: Baba olmak, sahnedeki dilinizi nasıl etkiledi? Çocuklarınız oyunlarınıza izliyor mu? Duygularını sizinle paylaşıyorlar mı?

Onur Ayan: Baba olmak, sahnedeki dilimi kökten değiştirdi diyebilirim. Özellikle çocuklara yönelik işlerimde, kelimelere ve duygulara çok daha fazla dikkat eder oldum. Çünkü artık sahnede söylediğim her cümlenin, sadece “seyirciye” değil; kendi çocuğuma da söylendiğini hissediyorum. Bu duygu insanı ister istemez daha sorumlu, daha şefkatli ama aynı zamanda daha dürüst kılıyor. Çocuklarım oyunlarımı izliyor. Büyük oğlum Onur Dünya, artık sahnede olan biteni bilinçli bir gözle takip ediyor. Bazen oyundan sonra gelip “Baba, orada biraz korktum ama sonra anladım” ya da “Şu karakter çok cesurdu” dediğinde, yaptığım işin gerçekten yerine ulaştığını hissediyorum. Kızım Masal Rüya ise daha küçük; onun tepkileri daha içgüdüsel. Gülüyorsa, sıkılıyorsa ya da bir şeye takılıp sorular soruyorsa, benim için en gerçek geri bildirim o oluyor. En etkileyici olanı ise duygularını saklamamaları. Çocuklar filtre kullanmaz. Beğenmediklerinde bunu çok net hissettirirler. Bu da bana sahnedeki yapay olan her şeyi ayıklama konusunda müthiş bir pusula sağlıyor. Onlar sayesinde “çocuklara göre” diye hafife alınan hiçbir şeyin aslında basit olmadığını daha iyi anladım. Baba olduktan sonra şunu çok net fark ettim: Çocuklar için yapılan sanat, geleceğe bırakılan bir mektup gibidir. O mektubun içinde korku değil umut, baskı değil cesaret, yalan değil gerçek olmalı. Ben sahneye artık sadece bir sanatçı olarak değil; iki çocuğun babası olarak çıkıyorum. Bu da dilimi yumuşatırken, derdimi çok daha netleştiriyor.

Mustafa Ali Öztürk: Çocuklarınıza bırakmak istediğiniz miras bir soyadı mı, bir duruş mu?

WhatsApp-Image-2025-12-26-at-12.30.14k-759x1024 “Alkış Geçer, Anlam Kalır: Onur Ayan’ın Tiyatroya Bakışı”

Onur Ayan: Ben çocuklarıma bir soyadından çok, bir duruş bırakmak istiyorum. Soyadı zaten kimlikte yazıyor; ama duruş, insanın hayatla kurduğu ilişkiyle kazanılıyor. Benim için asıl miras; ne kadar görünür olduğum değil, nasıl yaşadığım ve neyin arkasında durduğumdur. Çocuklarımın beni “ünlü” ya da “ödüllü” biri olarak hatırlamasından çok, inandığını söylemekten korkmayan, haksızlık karşısında susmayan ve emeğe saygı duyan biri olarak hatırlamasını isterim. Hayatta her şey değişebilir; meslekler, şehirler, roller… Ama insanın omurgası sabit kalmalı. Onlara bırakmak istediğim en büyük miras; hayal kurmaktan utanmamaları, korktuklarında kaçmak yerine yüzleşmeleri ve başkalarının alkışına göre değil, kendi vicdanlarına göre yürümeleri. Eğer bir gün benim adımı hiç anmasalar bile, zor bir anda doğru olanı seçiyorlarsa, işte o zaman gerçekten bir miras bırakmış olurum. Benim için miras; bir sahne, bir kurum ya da bir unvan değil. Miras; arkasına bakmadan yürüyebilen, kimliğini eğmeden taşıyabilen bir insan olabilme cesaretidir. Çocuklarıma bırakmak istediğim tek şey de tam olarak budur.

Mustafa Ali Öztürk: Fenerbahçeliliği bir “mücadele kültürü” olarak tanımlıyorsunuz. Bu bakış sanatınıza ne ölçüde katkı sunuyor?

Onur Ayan: Fenerbahçelilik benim için bir takım tutmanın çok ötesinde; gerçekten bir mücadele kültürü. Kaybetmeyi de kazanmayı da onurla karşılamayı, vazgeçmemeyi ve en zor anda bile ayakta kalmayı öğreten bir duruş. Bu bakışın sanatımla kesiştiği yer de tam olarak burası. Sanatta da tıpkı futbolda olduğu gibi, her zaman alkış yok. Bazen salonlar dolmaz, bazen emek verdiğiniz iş hak ettiği karşılığı hemen bulmaz. İşte o anlarda Fenerbahçelilik refleksi devreye giriyor: “Devam.” Yılmadan, mazeret üretmeden, suçu başkasına atmadan devam etmek… Bu, sahnede kalabilmenin en temel şartı. Ayrıca Fenerbahçelilik bana şunu da öğretti: Mücadele ederken kimliğinden vazgeçmemek. Ne olursa olsun kendi oyununu oynamak. Ben de tiyatroda popüler olana göre değil, inandığıma göre üretmeyi tercih ediyorum. Herkesin alkışladığı yoldan değil, içime sinen yoldan yürümek… Bunun bedelleri oluyor ama sonunda aynaya rahat bakabiliyorsunuz. Bir de işin duygusal tarafı var. Fenerbahçelilik, kolektif bir duygudur. Yalnız olmadığını bilme hâli. Sanat da öyledir. Bir oyunu tek başınıza yapmazsınız; ekip, seyirci ve paylaşılan duygu olmadan anlamı kalmaz. O yüzden bu kültür, beni bireysel hırslardan çok ortak mücadeleye yakın tutuyor. Kısacası Fenerbahçelilik bana sahnede şunu fısıldıyor: “Kaybetsen de terk etme, yorulsan da vazgeçme, inandığın oyunu oynamaktan geri durma.” Bu da benim sanat yolculuğumda çok güçlü bir yakıt.

Mustafa Ali Öztürk: Bugün genç bir tiyatrocu size gelip “Memlekette kalmalı mıyım?” diye sorsa, ona ne söylersiniz?

Onur Ayan: Ona önce şunu söylerim: “Bu soruyu sorman çok kıymetli.” Çünkü mesele kalmak ya da gitmek değil; neden gittiğini ya da neden kaldığını bilmek. Eğer sadece “burada olmaz” duygusuyla gitmek istiyorsa, gittiği yerde de aynı boşlukla karşılaşabilir. Ama gerçekten öğrenmek, kendini sınamak ve ufkunu açmak için gidiyorsa, buna kimsenin itirazı olmamalı. Ben genç bir tiyatrocuya asla “gitme” ya da “kal” diye kestirip atmıyorum. Şunu söylüyorum: Git, gör, öğren… Ama bağını koparma. Memleket bir zincir değil; bir köktür. Kökünü yanında götürürsen, nereye gidersen git daha sağlam durursun. Eğer memlekette kalmayı seçiyorsa da şunu bilerek kalsın: Zor olacak. Daha az imkân, daha az görünürlük, daha çok emek gerekecek. Ama karşılığında çok başka bir şey kazanacak: anlam. Çünkü burada yaptığın işin etkisini yüz yüze görürsün. Bir çocuğun hayatına dokunursun, bir kentin hafızasında yer edinirsin. Benim ona vereceğim en net tavsiye şu olur: Merkezin peşinden koşma, kendi merkezini kur. Nerede üretirsen üret, başkasının onayına göre değil; kendi vicdanına göre üret. Ve en sonunda şunu eklerim: Eğer kalacaksan, şikâyet ederek kalma. Eğer gideceksen, kaçtığını inkâr etme. Ne yapıyorsan, bilerek ve cesaretle yap.

Mustafa Ali Öztürk: Hayatınız boyunca “iyi ki” dediğiniz en büyük kırılma anı hangisiydi?

Onur Ayan: Hayatımda dönüp baktığımda “iyi ki” dediğim en büyük kırılma anı, İstanbul’daki yerleşik düzenimi bırakıp Balıkesir’e dönme kararıdır. O an, hem en zor hem de en doğru kararım oldu. İstanbul’da her şey daha “garanti”ydi. Projeler, çevre, alışılmış bir tempo… Ama içimde büyüyen bir huzursuzluk vardı. Üretiyordum ama eksik bir yer vardı; yaptığım işin kime, nereye değdiğini tam olarak hissedemiyordum. İşte o anda şunu fark ettim: Başarı dediğimiz şey bazen insanı ileri götürmüyor, olduğu yerde döndürüp duruyor. Balıkesir’e dönmek, konfor alanımdan bilinçli bir çıkıştı. Maddi, mesleki ve psikolojik olarak birçok riski vardı. Ama aynı zamanda ilk kez yaptığım her işte “anlam” duygusu bu kadar netti. Kurduğum her sahnede, yetiştirdiğim her öğrencide, yazdığım her oyunda şunu hissettim: Burada olmalıyım. O kırılma anı bana şunu öğretti: İnsan bazen büyümek için ilerlemek değil, yer değiştirmek zorundadır. Cesaret, her zaman daha yükseğe çıkmak değil; bazen herkesin gittiği yönün tersine yürüyebilmektir. Bugün yaşadığım her şeyin temelinde o karar var. Zorluklar oldu, hâlâ oluyor. Ama pişmanlık hiç olmadı. Çünkü bugün gönül rahatlığıyla şunu söyleyebiliyorum: İyi ki korkuma rağmen kalbimin sesini dinlemişim.

Mustafa Ali Öztürk: Onur Ayan’ı sahnede ayakta tutan şey daha çok tutku mu, disiplin mi?

Onur Ayan: Bu ikisini birbirinden ayırmak istemem ama dürüst olayım: beni sahnede ayakta tutan şey, tutkunun disiplinle sınanmış hâli. Sadece tutku olsaydı, çoktan yorulup tükenebilirdim. Sadece disiplin olsaydı, sahnede ruh kalmazdı. Tutku, bu yolun nedenine karşılık geliyor. Neden hâlâ sahneye çıkıyorum, neden hâlâ prova salonuna aynı heyecanla giriyorum, neden zor koşullarda bile üretmekten vazgeçmiyorum… Bunların cevabı tutku. O iç ses, “bir hikâye daha anlatmalıyız” diyen şey. Ama beni orada tutan, yani sürekliliği sağlayan şey kesinlikle disiplin. Çünkü tiyatro ilhamla başlar ama emekle ayakta kalır. İlham her gün gelmez; disiplin ise gelir. Prova saatine sadık kalmak, metni defalarca sorgulamak, yorulduğunda bile sahnenin sorumluluğunu taşımak… Bunlar tutkuyu ayakta tutan omurgadır. Yıllar içinde şunu öğrendim: Tutku sizi sahneye çıkarır, disiplin sahnede kalmanızı sağlar. Ben de bu dengeyi kurmaya çalışıyorum. Birini diğerinin önüne koyduğunuzda ya savruluyorsunuz ya da katılaşıyorsunuz. O yüzden Onur Ayan’ı sahnede ayakta tutan şey, heyecanını kaybetmemiş ama ciddiyetinden de ödün vermeyen bir yürüyüş. Tutkuyla başlıyor, disiplinle devam ediyor. Ve galiba bu yüzden hâlâ buradayım.

Mustafa Ali Öztürk: Yıllar sonra bu röportajı yeniden okuduğunuzda, altını çizmek isteyeceğiniz tek cümle ne olurdu?

Onur Ayan: Muhtemelen şu cümlenin altını çizerdim: “Ben sahnede alkış için değil, anlam için kaldım.” Çünkü bugün söylediğim, yaptığım ve savunduğum her şeyin özü bu cümlede toplanıyor. Alkış geçici, koşullar değişken, unvanlar kırılgan… Ama anlam, insanın peşini bırakmıyor. Yıllar sonra dönüp bu röportajı okuduğumda, hâlâ aynı yerden duruyorsam, aynı sorumluluğu taşıyorsam ve hâlâ sahneye aynı ciddiyetle çıkıyorsam; o zaman bu cümle benim için yeterli olur.

Onur Ayan’ın hikâyesi, bir sanatçının nerede parladığından çok, nerede kök salmayı seçtiğini hatırlatıyor. Alkışın merkezde değil, anlamın yerelde büyüdüğünü savunan bu duruş; tiyatroyu bir meslekten öte, yaşama biçimine dönüştürüyor. Bu röportaj, sahnede kalmanın değil, memlekette kalmanın cesaretini gösteren bir sanat yolculuğunun kaydı olarak hafızada yerini alıyor.

Share this content:

Yazar

Yorum gönder